
Turuncuya çalıyordu odanın rengi, güz mevsimi yanı sıra perdelerin yardımıyla. Yine de garip bir ışığın varlığı da inkar edilemezdi. Pencere demirlerine sarmaşıklar sarılmış. Güzel bir sonbahar, gün öğlene yaklaşırken, yatağın üzerinde yayıldı dalga gibi saçlar. Bir süre süzdükten sonra gölgeleri yattığı yerden, doğruldu. Bacaklarını kendine çekip bir süre ışıkla kesişti. Kesişti çünkü ışık ilgi çekmek konusunda ısrarlı ve bir o kadar da başarılıydı. Işık da onun kadar kumraldı. Bu sabaha gidecek şeyleri düşündü ve kararı aroması içinde kaybolmak için kahve oldu. Böyle turuncu bir sabaha uyanmayalı çok olmuştu. Özlemle kokladı sabahı. Belki şimdi zamanı gelmişti fona bir müzik eklemenin;
(summer's almost gone, summer's almost gone…) Bu sabah uykunun üzerine biraz da dinlenecekti.(…almost gone, yeah, it's almost gone, where will we be, when the summer's gone?…) uykular artık çok da uyumak sayılmaz, bayılmaktı.(…morning found us calmly unaware, noon burn gold, into our hair, at night, we swim the laughin' sea…) beyin sakinliğini hissetmektir dinlenmek, sakin bir beyine sahip olduğunu. (…when summer's gone, where will we be, where will we be, where will we be…) biraz pışpışlanmaya ihtiyacı olduğu doğru ama, yalnız sabahlara uyanıyordu. (…morning found us calmly unaware, noon burn gold, into our hair, at night, we swim the laughin' sea, when summer's gone, where will we be, summer's almost gone, summer's almost gone, we had some good times, but they're gone, the winter's comin' on, summer's almost gone, tell all the people) Beyni cayır cayır isyan ederken yüzünde çarpık bir gülümsemeyle, ağzı kapalı ve sadece kahvenin tadı.( summertime time time,child the living's easy…) Bugünü cayırdayan yanına ayırmamıştı, kontrol çok önemli. Yavaşça perdesini açtı, sarmaşık yapraklar. Sarı, kahve, koyu yeşil odanın turunculuğuna eklendi ve hafifçe içeri sızan bürokratik gri.( …fish are jumping out and the cotton lord, cotton's high lord so high…) Şimdi bir cesaretle dünya ile bir kez daha birleşmeli. (…your daddy's rich and your ma is so good looking baby, she's looking good now, hush baby baby baby baby baby, no no no no don't you cry, don't you cry…) Pencerenin açılmasıyla üşüyen hava mutlu ve heycanla odaya daldı, yüzünü okşadı soğuk elleriyle. Yaşlı bir kadının soğuk ellerindeki şefkatle.(…one of these mornings you're gonna rise rise up singing, you're gonna spread your wings, child and take take to the sky, lord the sky…) yavaşça yeniden oturdu yatağa, önüne kalın ciltli bir kitap alıp, paketinde kalan sigaralara baktı, en sevdiği sayı.( but until that morning honey n n nothing's going to harm you now no no no no no no no no no no no no no no no no no no no no no no no no no no no no no no no no no no no no no no no no no don't you cry, cry)
Yatağın yanında duran kutuyu eline aldı, içinden kağıdı çıkardı.( hey joe, where you going with that gun in your hand, hey joe, now tell me where you going with that gun in your hand…) kaveden bir yudum alıp kağıdı, kitabın üzerine serdi.(…i’m gonna shoot my lady, cos i caught her messing around with another man, yes, i’m going down to shoot my lady, cos i caught her messing around with another man…) işini yapmaya başlarken bir sigara yaktı, sigarası ve işi aynı zamanda biti. Bir yudum daha kahve ve dudaklarının arasında zıvana. Yağmur ve toprak kokusunu bastıran bir koku daha yayıldı odaya, herşey suspus oldu. Sakinleşmelerini izledi, gözleri bir başkasının gözleri gibi dolaştı odada, kendini görmek üzereyken yakaladı gözlerini. Işık sararmaya başlamıştı, hayat gerçekleşmeye başlamıştı. Penceresini kapatıp kendine bir kahve daha yaptı. Dördüncü nefes yeni terk etmişti ciğerlerini.
16.02.2007

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder